Hasan KORKMAZCAN
"Laik bir devlette toplumun sosyal ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini belirleyen kurallar, egemenlik hakkını kullanan millet adına yasama organı tarafından konulur Bu kurallar toplumun ihtiyacına göre her zaman yeniden yorumlanıp değiştirilebilir"
PARLAMENTO: 70. yıldönümünde laikliğin tanımını yapar mısınız?
KORKMAZCAN: Laikliğin hukuki, siyasi, toplumsal alanlar için ve bir hayat görüşü olarak tanımları vardır. Bu tanımlardan devlet hayatında yön verici, etkileyici ve bağlayıcı olarak esas alınması gereken hukuk sisteminin belirlediği tanımdır. Türkiye’de laikliğin bu anlamdaki tanımı yapılırken, yürürlükteki Anayasamızın başlangıç bölümü, genel esasları, temel hak ve özgürlüklerle ilgili maddeler ve anayasal güvence altında bulunan devrim ilkeleri bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
Egemenliğin millette olması, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzeninin toplum tarafından belirlenmesi, hukuk kuralları yorumlarının, tekel olarak belirli bir zümreye verilmemesi, laiklik ilkesinin başlıca belirleyicileridir.
Laik bir devlette toplumun sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini belirleyen kurallar,egemenlik hakkını kullanan millet adına yasama organı tarafından konulur. Bu kurallar toplumun ihti¬yacına göre her zaman yeniden yorumlanıp değiştirilebilir. Devletin yasama organı, kamu düzeni, kamu ahlakı ve kamu sağlığı bakımından gerekli her türlü hukuki kuralı, hiçbir tartışılmaz inanç kaynağına başvurmadan ve dayanmadan belirleyebilir.
Laikliğin geçerli olduğu siyasi sistemlerde din, din duygusu ve dince kutsal sayılan şeyler güvence altındadır. Bunların siyasi ve kişisel çıkar yahut nüfuz amacıyla sömürülmesi laikliğe kesinlikle aykırıdır.
PARLAMENTO: Laikliğin tarihsel sürecinden bahseder misiniz?
KORKMAZCAN: Batı ülkelerinde, ortaçağ boyunca kiliselerin kurum olarak, din görevlilerinin de ruhban sınıfı olarak egemenliği, devlet yönetiminin belirleyici ortak özelliği olmuştur. Roma imparatorluğunun siyasi boşluğunu dolduran Vatikan yönetimi, uzun süre batılı halkların siyasi kaderinde söz sahibi olmuştur. Eski dünyanın en büyük yıkımlarına sebep olan Haçlı Seferleri, bu yönetimler eliyle düzenlenmiştir. Kilise yönetimi musevilik ve müslümanlık gibi diğer dinlerle birlikte, kiliseye kayıtsız şartsız tabi olmayan kendi din mensuplarını da yok edilmesi gereken hedeşer olarak değerlendirmiştir. Uzun mücadeleler sonunda bu baskıcı sistem, halkların egemenlik haklarını geri almaları yoluyla sona erdirilmiştir.
İngiltere’de Magna Carta ile temelleri atılan parlamento, bir taraftan katolik kilisesine karşı anglikan kilisesinin güçlenmesi, diğer taraftan krala karşı halkın güçlenmesi sürecini başlatmış-tır. Bugünkü anglosakson sekülerist anlayış bu tarihi süreçten kaynaklanmaktadır.
Kara Avrupa’sındaki laiklik anlayışı ise büyük ölçüde 1789 Fransız devrimi sonrasındaki gelişmelerle oluşmuştur.
PARLAMENTO: Türkiye’de laiklik tartışmaları var. Biliyorsunuz bu tartışmalarda, mezheplere terkedilmiş dini yönetim anlayışı örnek gösteriliyor, katılmak mümkün mü?
KORKMAZCAN: Türkiye, İslam dünyasının demokratik ve laik hukuk devleti anlayışını kurumlaştırmış tek cumhuriyetidir. Bu sebeple devletin her alandaki uygulamaları tartışmalara konu olabilmektedir. Bu tartışmalar, akılcı, hukuka uygun ve toplumsal gelişmeyi engellemeyecek doğrultuda cereyan ettiği sürece yararlıdır da. Her devletin kuruluş esasları, milli tarihin ve milli kültürün özellikleriyle ortaya çıkar. Türkiye Cumhuriye-ti’nin kuruluş esasları, tarihte beş bin yıllık, Anadolu coğrafyasında üçbin yıllık belgelere dayalı milli birikimle te-mellenmiştir. Bu temeller tartışma dışıdır. Anayasal sistemimiz bunu milli birlik ve bütünlüğün güvencelerinden biri olarak kabul etmiştir.
Tarihi gerçekleri geriye dönerek değiştirmek mümkün olmadığı için, Cumhuriyetin laiklik niteliğini tartışmanın akılcı ve bilimsel bir yönü de bulunmamaktadır. Uygulamalara gelince Türkiye Cumhuriyeti, dini hayatın yöne¬timi konusunda, imparatorluk dönemindeki bazı düzenleme ve kurumlardan yararlanmıştır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na genel idare içinde yer verilmiştir. Eğitimde devlet gözetim ve denetimi, din öğrenimi dahil, Anayasal bir dü¬zenlemeye tabi tutulmuştur.
Bunlar kamu güvenliği yönünden gerekli düzenlemelerdir.
Hiçbir devlet, gelecek kuşakların belirsiz bir ortama sürüklenmesine yol açabilecek alan ve yönetim boşlukları bırakmaz.
Dini hayatı kilise gibi yönetecek yanılmaz ve hiyerarşik bir ruhban sınıfı ve örgütü İslam inancıyla bağdaşmaz. Cumhuriyetin daha önce fiilen oluşmuş ruhbanlığa son vermesi ve dini hayatın yasalar çerçevesinde cereyanına imkân tanıyan kamu idaresini etkin şekilde sürdürmesi; İslamla demokrasi ve İslamla laiklik arasındaki uyumun göstergesidir.
PARLAMENTO: Laikliğin tarihsel süreç itibariyle Türk Devlet geleneğinde anlayış ve yerini irdeleyebilir misiniz?
KORKMAZCAN: Türk devlet geleneği, laikliğin Türkiye’de kurumlaşmasının önemli bir dayanağıdır. İkinci dayanak, İslamın eşitlikçi, zorlamacı olmayan, inananların yaratıcı ile iliş-kilerinde aracı kabul etmeyen inanç sistemidir.
İslam öncesindeki Türk Devletleri’nde yasa koyucu kurultaylardı. Hakan, yürütme erkine sahipti. Din işleriyle ilgili kişiler ise görevli ve danışman statüsünden daha etkin bir konumda değildi.
Günümüzden 3800 yıl önce Çin’de yapılan Türk kurultayları o çağlara göre toplumun nasıl demokrasi ve akılcılık ölçülerine yakın bir anlayışla yönetildiğini ortaya koymaktadır.
Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları da devletin hukuki düzenleme ve uygulama tekeline hiçbir gücü ortak etmemişlerdir.
Bu gerçek bir Osmanlı dönemi yasasında şöyle ifade edilmiştir : "Ulemanın fetvası tavsiye niteliğindedir. Umeranın emrine uymak vacibdir."
"Ulema: Din bilgini sınıfı" ,
"(Umera: Kamu yetkilileri",
"Vacib: Yasal ve dini bir yükümlülük."