Kapat

1.- Bankalar tarafından müşterilerine, uluslararası Banka Hesap Numarası (İBAN) verilmektedir.. Üyelerimizin aidatlarını yatırıken problem yaşamamaları için, Birliğin İBAN numarası aşağıda verilmiştir.

2.-Bilindiği gibi 2002'de 30,00.-TL olan üye aidatları 2004 yılından itibaren 60,00.-TL'dir. Geçmişe dönük aidat borçlarının buna göre hesaplanması ve Birliğimizin aşağıdaki hesap numarasına yatırmaları,

3.-5253 sayılı Dernekler Kanunu'na göre, alınan aidatların belgesine, üyelerin T.C Kimlik numaraının yazılması gerekmektedir.

Üyelerimizin T.C Kimlik numaralarını mektup veya telefon ile Birliğe bildirmeleri rica olunur.

Tel:  0 312 420 66 21/24

TÜRK PARLAMENTERLER BİRLİĞİ

T.C Ziraat Bankası TBMM Şubesi IBAN No: TR  33 0001 0009 0303 2967326001

 

Duyuru

tbmmtv.png

Dr. Aydın Z. TUĞ - E.Vali-Kurucu Meclis (D.M.) Üyesi

Türkiye, İki yıldan bu yana, sanki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi, batının büyük baskılarına maruz kalıyor.

Gittikçe artan bu köşeye sıkıştırma politikaları ile devletimizin ulusal ve uluslar arası hakları konusunda tavizler koparılmak isteniyor. Bu onur kırıcı tavır birazda, ulus olarak haklarımızı savunma konusunda batı karşısında dik ve sağlam duramayışımızdan kaynaklanıyor.

Meydanı boş bulan batılı dostlarımız ve uluslar arası kuruluşlar, her gün yeni bir gündem yaratıp, yeni istemler ile karşı karşıya kalmamıza sebep oluyor.Diplomasi, hem ince bir sanat, hem de önemli bir ilimdir. Engin bir kültür, öngörü ve seziş, yetenek, siyasi tarih bilinci ve güçlü bir ekip ister.Uluslararası ilişkilerin tanzimi ve değerlendirilmesi öyle bir iki kişinin kendi düşüncelerine göre oluşturulamaz.

Devletlerin dış politikaları, her meslekten oluşan uzman kişilerden meydana gelen ihtisas komisyonlarının ciddi araştırma, inceleme, tartışma ve karar verme süreçleri ile meydana gelir. Bu çalışmaların kesinleşmesi ile ülkeler kısa, orta ve uzun vadeli dış politikalarını üretken hale getirirler. Bu işleri koordine eden üreten ve uygulayan uzmanlaşmış bir Dışişleri Bakanlığı var olmalıdır. Devletlerin dış ilişkilere dönük politikaları değişen koşullara ve zamana göre revize edilebilir, ama ana ilkeler değiştirilmemelidir.

Bugün üzülerek söylemek gerekir ki, dış politikamız, AB’ye girme uğruna, tavizlere dayalı, seçeneksiz, hak eşitliğinden uzak şeffaf olmayan, TBMM Başkanının, Başbakanın, Dışişleri Bakanının aynı konularda çok çeşitli beyanatları ile adeta Arap saçına dönmüştür.

Dış politika’da algılamadan, incelemeden, sonuçlarının nereye gideceği değerlendirilmeden atılan tavizkâr adımlar, muhataplarınız tarafından size karşı son derece güzel kullanılır. Hele hele "karşınızdaki kaç adım atarsa atsın, bizden bir adım daha ileri", "kazan kazan politikaları", "çözümsüzlük, çözüm değildir" gibi ne ifade ettiği anlaşılmayan sloganlar ve bunlara dayalı beyan ve uygulamalar, batı aleminde, "Türkiye’de her istediğimizi alabileceğimiz bir hükümet var" imajını bırakmıştır. Bunu yurt dışı seyahatlerimizde, uluslararası bilimsel toplantılarda ve çeşitli elçiliklerin temsilcileri ile karşı karşıya geldiğimizde onlardan dinliyoruz.

Bugünlerde, basından da kısmen konu edildiği gibi Türkiye’nin gündemine düşen aktüel konu, "Kudüs Patriği Irineos’un Sen Sinod Meclisi kararı olmadan kilise topraklarını İsraillilere, 190 yıl gibi uzun sürelerle kiralaması" suçlaması ve bunun yargılanması için Fener Rum Ortodoks Kilisesi Patriği’nin kendisini yargıç yerine koyup, Ortodoks papazlarından oluşan bir mahkeme huzurunda Kudüs Patriğini yargılamasıdır. Bir çok yerden çağrılan papazların 9 saatlik toplantısı sonucu, çekimser ve aleyhte oylar olmasına rağmen, çoğunlukla Kudüs Patriğinin azledilmesi, kararlaştırılmıştır.

Bu toplantıda, büyük tartışmalar yapılmıştır. Kanımca Kudüs Patriğinin yargılanması, bir bahanedir. Zaten Ortodoks camiası içinde bir birlik ve beraberlikte yoktur. Her ne kadar konu Kudüs Patriği ise de, bu zirve Patrik Bartholomlos’un Ekümenik sıfatını kazanmak için sahneye koyduğu bir oyundur. Zirvenin asıl amacı Fener Rum Patrikhanesinin diğer kiliseler üzerindeki etkinliğini arttırmak ve EKÜMENİK sıfatını kazanmaktır.

Toplantıya 12 din adamı katıldı. Bunlardan 9'u Kudüs Patriği aleyhinde oy kullandı. Kudüs Patriği istifa etmeyince azledildi. Konu, Türkiye’nin gündemine aniden düşünce, çeşitli görüşler öne sürüldü. Birkaç üniversite mensubu, gelişmelerin çeşitli boyutlarını değerlendirmeden, bu konunun kilisesini iç konusu olduğunu, Türk hukukunu ilgilendirmediği görüşünü savunurken, bazı siyasi partilerimiz ve Sivil Toplum örgütlerimiz bu durumun, egemenlik haklarımıza indirilmiş bir darbe olarak görmüşlerdir.

Konuyu sadece bir boyutu ile ele almak bizi yanılgılara götürebilir.

Siyasi tarihimizin sentezine inebilenler, bu konunun Yunanistan’ın bağımsızlığıyla birlikte, Etnik-i Eterya'nın 12 ana ilkesinin bir maddesi olduğunu ve Yunan yayılmacılığının vazgeçilmez emellerine dayandığını göreceklerdir. Bu 12 maddenin önemli bir kısmı, bir program dahilinde gerçekleşmiş bulunuyor. Yunanlılar bu sabırları ve inançları sayesinde de sahip oldukları toprakları 4 misli arttırmış bulunuyor ve hep Türklerden bu toprakları almakla büyük Helen imparatorluğuna kavuşacaklarına inanıyorlar.

Fener Rum Patriğinin Ekümenik olma hevesinin arkasında büyük emperyalist güçlerin olduğu bilinmektedir. Bizans’ı tekrar ihya etme, Pontus’u yeniden kurma projelerinin, Yunan hükümeti G.K.R.Y ve Rum Lobilerinin çalışmaları, A.B.D. ve A.B. tarafından desteklenmektedir.

İki buçuk yıldır, İstanbul’u "Ortodoks’ların dini merkezi" yapma projesi etap etap uygulamaya konulmaktadır.

İlk adım, ruhban okulunun yeniden faaliyete geçmesi konusu ile atılmıştır. Aslında okul Türk devleti tarafından kapatılmış değildir. Rumlar, anayasa ve yasalarımıza göre, YÖK’ün vesayetine giren okulun ruhban okulunun bu vesayeti kabul etmeyişi ve okulun bağımsız olmasını istedikleri için faaliyetlerini durdurmuşlardır.

Yunanlılar, ABD ve AB'ni de arkalarına alarak kendi projelerini onları ileri sürecek uygulamaya koymaktadırlar. Bu projenin açılımı "Türkiye’de din özgürlüğü yoktur. Herkes dinini rahatça icra edememektedir" iddiası ile başlamıştır. AKP iktidarı bu görüşe kuvvetle sarılmıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Heybeliada Ruhban okulunun yeniden faaliyete geçmesi için Anayasa’da değişiklik yapılmasını emretti. Milli Eğitim Bakanı da kamuoyu tepkisini azaltmak için her gün bu konuyu çeşitli vesilelerle işledi. Böyle bir gelişme, Türk anayasası ile bağımlılığı tamamen koparılan ruhban okulunun, yasal zeminde, imam hatip liseleri içinde, kontrol dışına çıkarılabileceğine gerekçe olabileceği düşüncesi ile bu taviz memnuniyetle verilmiştir.

Başbakan ve Milli Eğitim Bakanının yanında AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat kendisi ile yapılan bir TV söyleşisinde ülkemizde, her dinin serbestçe uygulanabileceğini, misyonerlik faaliyetlerinin yanında hatta "böyle dini bir meskenin oluşmasında" AKP olarak bir sakınca görmediklerini açıkça beyan etmişti.

Diğer taraftan, Yunanistan’ın ve Türkiye'nin Sermaye kesiminin de basın sözcüsü gibi çalışan TÜSİAD ve özellikle Türk-Yunan işadamları derneği Başkanı Rahmi Koç, Hürriyet Gazetesindeki büyük röportajları ile, "Patriğin çok yakın dostu olduğunu, ailece devamlı görüştüklerini, Bartholomeos’un Ekümenik sıfatını almasının hiçbir sakıncası olmadığı, hatta İstanbul’un dini bir merkez haline gelmesinin Turizm açısından ülkeye yarar sağlayacağını, Turgut Özal sağ olsa idi, bu işi derhal gerçekleştireceğinden hiç tereddüdü olmadığını" açıkça ifade ediyordu.

Yunan lobileri, ABD ve AB'nin yanında, bizim basın ve iş çevrelerimizin katkıları ile projenin ikinci ayağı da uygulamaya konuluyor. Batının çok önceden ekümeniklik konusunu gündeme getirecekleri biliniyordu.

Yunanistan’ın hayalinde yaşattığı Bizansı ihya etme ve onun türevi olan "Vatikan modeli bir dini merkez kurma düşüncesi ve sonraki evreleri" belirli aşamalardan geçerek gerçekleşecektir. Fakat Vatikan modeli din devleti statüsü, 1571’de doğmuş bu güne kadar devam ede gelmiştir. Fener Rum Patriğinin böyle bir statüye kavuşturulması tarihi gerçeklerle bağdaştırılamaz.

Kaldı ki, "Ekümeniklik" bir evrensellik ifade eder. Bugün dünya’da Ortodoksların yaşadığı yerler bellidir. A.B.D. de çok az bir miktar Ortodoks vardır. Avrupa’da Ortodoks nüfusu çok değildir. Afrika’da kümülatif bir Ortodoks nüfusuna rastlanmamakla birlikte Kuzey Afrika’da azda olsa belirli yerlerde Ortodoks nüfusu olduğu bilinmektedir.

Bugün Ortodoks’ların en yoğun olduğu yer Rusya’dır. Rus kilisesi Fener Rum kilisesinin Ekümenik sıfatını kabul etmemektedir. Fener Rum Patrikhanesi ile Rus Patrikhanesi arasında devamlı çatışmalar ve anlaşmazlıklar olduğu bilinmektedir. İstanbul’da yapılan toplantıya iştirak edenlerden bir grup "amaçlarının Ekümenik statüsünü ihya etmek olmadığını patriğin davetine icabet ettiklerini, mahkeme olmadıklarını, burada bazı tavsiye kararları alabileceklerini, mahkeme yargı onların işinin olmadığını" söylemişlerdir. Alınan kararda suçlananın lehinde de oy kullanılmıştır.

Bu durum şu sonucu doğurmaktadır. Ortodoks camiası arasında bir çok konuda ittifak olmadığı gibi ekümeniklik konusunda da CONSENSUS mevcut değildir. Ayrıca alınan bu tavsiye kararının aleyhinde bazı kiliseler kararı kabul etmeyip, dava açmak için avukatlarını görevlendirmişlerdir ve Kudüs patriğinin azledilmesini kabul etmemişlerdir.

Bu toplantıda yine Kıbrıs Rum kilisesi adına, zirveye katılan BAF metropolitinin tutumu şaşkınlık yarattı. Rum din adamı, Kudüs papazını savundu. Baf Metropoliti'nin bu tavrının altında, Kudüs Patrikhanesinin hem KKTC hem de Rum kesimindeki gayri menkullerin yattığı öğrenildi. Bu kutsal mahkemede Kudüs Patriğinin ceza yemeden kurtulması halin de söz konusu gayri menkullerin Rumlara devredilmesine ilişkin gizli bir anlaşmadan bahsedilmektedir.

Bütün bunlara ilaveten, konuyu uluslar arası hukuk ve siyasi açıdan irdelersek; Lozan antlaşmasında, Ortodoksluğun merkezi İstanbul’dadır. Ortodoksların en yüksek düzeyde temsil edildiği yer, İstanbul Patrikhanesidir diye bir hüküm yoktur. Lozan da böyle bir statü, Fener Rum Patrikhanesine verilmediğine göre, yani anlaşmanın hukuki metninde böyle bir sıfat verilmediğine göre, Fener Rum Patriğinin hukuki dayanağı olmayan bir unvanı kendi kendine yakıştırması ortamı müsait görüp, fırsatı ganimet bilerek dayatmadan başka bir şey değildir.

İstanbul Fener Rum Patrikhanesi; aslında Lozan’a göre, statü olarak, İstanbul’da yaşayan Ortodoks Rum topluluğunun patriğidir. Kısaca bizim İstanbul’daki Fatih Camii hocası ne ise sıfat olarak andan farklı değildir.

Fener Rum Patriği’nin, Vatikan’da oturan papa ile aynı statüye yükseltilip, kendi kendine evrensellik mertebesine çıkarmasını, sadece kişisel bir heves, unvan kapmak, makam özlemi noktasına indirgemek bizleri yanılgılara götürebilir. Konuya daha geniş bir açıdan bakarsak, Yunan diplomasisini, Yunan yayılma politikalarını, Helenizmin eski topraklara kavuşma emellerini, tarihi bir gelişim içinde iyi incelemek ve bu evrimin sentezini ve analizini iyi değerlendirmekte yarar olduğu kanısındayım. Bu günün gündemine düşen, Ekümeniklik statüsü ise, geliştirilen ve uzun yıllardır düşünülen uzun vadeli bir planın ikinci aşamasıdır. ABD, AB tarafından tartışmasız kabul edilip açıkça desteklenen Vatikan modeli "İstanbul Merkezli Ortodoks Devleti"nin kurulmasına yönelik bu proje ile İstanbul ikinci bir bağımsız din devleti merkezi olarak düşünülüyor.

AB yetkili ağızlarının da ifade ettikleri gibi, İstanbul ve çevresinin, bölünmüş Türkiye’nin bir parçası olarak AB ne alınmasında bir sakınca görülmüyor. Bu projenin ayrıntılarını, "Türkiye Emperyalizmin ana üssü mü oluyor?" ve "Ruhban okulu ve ardındaki gerçekler" adlı iki çalışmamda belirtmiştim.

Ekümeniklik konusunun Türkiye açısından hiçbir hukuki bağlayıcı yönü yoktur. Statü olarak da Fener Rum Patriği’nin Ekümenik sıfatı yoktur. Fener Rum Patriği’nin kendi kendini böyle bir statüde görmesi tamamen "de facto" bir durumdur. Ne uluslar arası hukuk, nede uygulamalar ile bu durum bağdaşır. Bu konunun yıllarca gündeme getirilmeyip de , son iki yılda daha açık ve net olarak gündeme getirilmesi, Rum-Yunan cinliğinin, Yunan fırsatçılığının güzel bir örneğidir. ABD ve AB’nin gerçek yüzünün ne olduğunun güzel bir örneğidir. Yunanlılar uzun vadeli palanlarının tahakkuku için zamanı ve zemini sabırla beklerler. Şu an için ortamı çok müsait bulmakta, Türkiye’nin AB’ye girme sürecinde ne kapabilirsek kârdır düşüncesi ile bu dönemi ve iktidarı kendileri için bir şans olarak değerlendirmektedirler.

 Yunanistan bize göre küçük bir devlettir. Ama Dışişleri Bakanlığı, şoven, milliyetçi, kadroların elindedir. Diplomasisi güçlü, inançlı uzmanlarca yürütülür. Çizilen uzun vadeli dış politika hedefleri değişmez. Bu hedeflere varmak için her yıl kararlılıkla ve sabırla denenir. Çeşitli stratejiler üretilir. Bugün ABD ve AB’nin güçlü lobileri sayesinde kendi çıkarları için rahatça kullanmaktadırlar.

ABD Başkanı Bush’un eline, Türkiye ziyaretleri öncesinde verilen metinde, Ruhban okulu, Ekümeniklik statüsü ve programında patriği ziyarette vardı. Bunlar Bush tarafından harfiyen yerine getirildi.

Alman şansölyesi SCHRÖDER’in zamansız Türkiye ziyaretlerinin gündeminde yine Ekümeniklik, Ruhban okulu, Ermeni ve Rum Patrik hanelerini ziyaret ve Güney Kıbrıs’ı resmen tanıyın dayatması vardı. SCHRÖDER Heybeliada ruhban okulunun rahatsızlık yarattığını her vesile ile dile getirirken sözde Ermeni soykırımı konusunda kendi parlamentolarının aldığı karardan bahsedilince "işiniz Allah’a kaldı" diyerek adeta alay ediyordu.

İngiliz Başbakanının eşi bayan Blair İstanbul’da uçaktan iner inmez ilk iş olarak Patrikhaneyi ziyaret ediyordu. Bunlar hep bize karşı planlanmış projelendirilmiş teslim alma projelerinin uygulanmış biçimleridir. Uygulanmasının AKP iktidarı ile başlatılması da temsin olarak onlarca iyi hesaplanmıştır.


SONUÇ

l Ekümeniklik ve ruhban okulu konusunda son gelişmeler, uluslar arası hukuk açısından Lozan anlaşmasının ihlalidir, delinmesidir. Bu ulusal hudutlarımız içinde düpedüz egemenlik iddiasıdır ve Türk egemenliğine karşı tavır almaktır.
l Bir şeriat mahkemesinin ulusal hudutlarımız içinde bize bağlı bir patrikhanede faaliyet göstermesidir. Laik cumhuriyetimize dikkate almamaktır. Açıkça "ekümeniklik" kurma gayretleridir.
l T.C. Anayasasına Türk Ceza yasasının ilgili maddelerine aykırı davranmaktır. Cumhuriyet savcılarımızın faaliyet açmasını gerektirir.
l Türkiye, AB kara sevdasına tutulduğundan beri hata üzerinde hata yapmaktadır. Hepimiz Avrupa Birliğine ulusal onurumuzu kırmadan girmeyi arzu etmekteyiz. Fakat diplomasi de en çok arzu ettiğimizi açıkça beyan edip onun için yalvar yakar olursanız verdiğiniz açıktan çok istifade eden olur.
l Türkiye şu an için yanlış ve tavize dayalı dış politikalar yüzünden AB’nin bekleme odasına hapsedilmiştir. Türkiye ulusal, ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel bir inisiyatif alamayacak bir dönüşüm sürecine sokulmuştur. Eli kolu bağlı bir şekilde emirlere itaat eden hükümlü oluşumuna getirilmiştir.
l Uluslar arası ilişkilerde karşılıklı hak eşitliğinden bir kez vazgeçtiniz mi sırtınıza binen çok olur. Türkiye sırtına binen bu yükleri bir gün taşıyamayacak ve dizlerinin üzerine o yüklerle birlikte çökecektir. Bu çöküşün onarılmayacak zararlara sebep olmamasını dileriz.
l Hükümetin, dış politika’da hangi tavizi vermişse kişisel ve parti olarak siyasal gündemimizi sağlama düşüncesi ulusal kazanımlarımızı cömertçe verme şekline dönüşmüştür. Batıda sözde prestij kazanma çabası ileride onarılmayacak yanlışların göstergesi olmaya başlamıştır. Bu durumdan derhal vazgeçmek gerekmektedir.
l Türkiye 70 milyon insanının onurunu koruyacak ulusal dış politika araçlarını bir an önce uygulamaya koymalıdır. Millet tüm fedakarlıklara katlanmaya hazırdır. Yeter ki hükümet, Batı’nın gerçek yüzünü görüp, dik durabilmeyi bilsin…

Telif Hakkı © 2009 Türk Parlamenterler Birliği
Tüm hakları saklıdır.Tasarım Comarge.com
.